Ertan Özdayı Özel Röportajı

0

Yeni nesil olarak yaşadığımız memleketin eski halini merak ediyor ve geçmişteki Ereğli’nin gelecek nesillere de aktarılması için; yani bir çeşit Sözlü Tarih çalışması yapmak amacıyla sizinle başlayıp her sayımızda farklı bir büyüğümüzle sohbet edeceğiz.

Öncelikle bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Ertan amca, sizi tanıyabilir miyiz?
13 Mart 1936 yılında Süleymanlar Mahallesi Kayabaşı Sokak’ta, şimdiki Kent Müzesi’nin altındaki bölgede yıkılmış olan evde doğdum. O mahallede büyüdüm. Yazları, Uzunkum’da dedemin 2 katlı 4 odalı evinde geçirirdik. Uzunkum’daki arazimizde olmayan meyve yoktu. Dedem oradaki 200 m2 alana Osmanlı Çileği ekerdi. Hiç almazsak senede oradan 2-3 ton çilek alırdık. O zamanlar Kışla Mahallesi, Gülüç, Uzunkum buralarda hep Osmanlı Çileği ekilirdi. Çilek mevsiminde her taraf mis gibi kokardı.

Dedem Tahsin Azak çok değerli bir marangoz ustasıydı. Ben Sanat Okulu’nu orta son sınıfta terk edip, onun yanında çalışmaya başladım. Askere gitmeden dedemin yanından ayrılıp, Kandilli’de Yugoslavlarla çalıştım. 1956 senesinde asker oldum ve askerde aldığım depolama kursu ve başarı sertifikası sayesinde de döndükten sonra, 1959’un Ocak ayında Kandilli’ de işe girdim. 1961 yılında istimlaktan sonra Ereğli’de sebze meyve kıtlığı yaşandı. Ekilen alanlar istimlaka gittiği için sebze meyve bulunamaz oldu. Dedemin bize verdiği 80.000 Lira ile İstanbul’dan bir kamyonet aldık ve Adana Mersin’den sebze meyve getirmeye başladım. O arada ben balıkçılık da yapıyordum. Ereğli’de balık kıtlığı olunca İstanbul’a Galata Köprüsünün oraya gidip Ereyli’ye limon kasalarında balık getirir, buradaki lokantalara toptan verirdim. Daha sonra Erdemir’de işbaşı yaptım ve 1991 yılında 55 yaşında emekliye ayrılana kadar Erdemir ‘de çalıştım. 2 oğlum, 1 kızım ve 6 torunum var.

Ne zamandır müzikle ilgileniyorsunuz?
Çocukluğumda çileği toptan alıp dışarıya pazarlayan gayrimüslimler, sezon sonunda buralardan para kazandıkları için; denizyoluyla gemi kiralayıp ünlü sanatçıları Ereğli’ye getirirdi. Gündüzleri vatandaşlara müzik ziyafeti verilir. Akşam da bizim bahçede masalar kurulur; (elektrik yok tabii) lüküsler konu komşudan alınıp, ağaçlara asılır kamelyada fasıl icra edilirdi. Belediye Başkanı, Kaymakam gelen sanatçılara yemek verilirdi. 1945-1950 yılları arası 3-5 sene sürdü bu “Çilek Bayramı”. Benim içimdeki müzik sevgisi de o zamanlarda başladı. Daha sonra İlkokul zamanlarında, öğretmenlerim okuldaki müsamerelerde bana Türk Sanat Müziği şarkıları söyletirlerdi. Hatta o dönem başka bir salon olmadığı için bu müsamereler de Halkevi’nin 60-70 kişilik salonunda gerçekleşirdi. O yıllarda benim yaşıtlarım Halkevinden çok faydalanırdı. Kdz.Ereğli ile ilgili olsun olmasın, aradığınız bir çok kitabı Halkevi Kütüphanesinde bulabilirdiniz. İnanır mısınız; o zamanlar Kdz.Ereğli’nin bir bandosu vardı ve çalışmalarını Halkevinde yaparlardı.

Eski gazetelerden de yaptığımız araştırmalarda gördüğümüz kadarıyla eskiden Ereğli’de daha hareketli daha sosyal bir yaşantı varmış.
Evet, mesela cumartesi akşamları Erdemir’den Heper İnanç ve Muhabbet Tezel beraber müzik yaparlardı. Biz yıllarca Türk Sanat Musikisi ve Türk Halk Müziği icra ettik. Bu fotoğraf; 1950’li yıllarda kurulan Ereğli’mizin ilk Musiki Derneği. Alemdar Anıtının 20 metre ötesinde bir kahvehane vardı. 14-15 yaşlarındayım; fotoğraftaki; bu kahvehanenin sahibi bir gün bana “Oğul, şu tenekeyi kes de boyayalım” dedi. Peynir veya zeytin tenekesiydi. Kestim, o da üzerine Musiki Derneği Kdz. Ereğli yazdı ve resimde gördüğünüz ıhlamur ağacına çaktı. Kurucularından İbrahim Azak ud çalıyordu. Burada Çarşamba ve cumartesi akşamları fasıl yapılırdı. Yaz mevsiminde fasıl günlerinde kahvehanenin bahçesi doluyordu. Ancak onlara müzik dışında hizmet verilemiyordu çünkü kahveci de keman çalıyordu.

Daha sonraki yıllarda 1973’te Erdemir Musıki Derneği kuruldu. Daha sonra emekli olduktan sonra Sanat Kurumu’na üye oldum. Oradayken, Ereğli’nin kaybolan türküleri gündeme geldi. Ardından Durmaz Bey ile bir çalışma yaptık. Suat Aykan bizi liseye götürdü ve kendisinin yardımı ile türküleri kayda aldık. Tanıtım gecesi yaptık ve çok ses getirmişti o zaman. Ereğli’de Cihangir Bilgin de bu işe gerçekten çok emek veriyor. Bundan 40-50 sene önce “Algaya Türküsü”nü çok merak ettik mesela, o bölgenin en yaşlısına gittik. Türkü şöyle: ‘Algayanın dereleri burgam burgam çağlıyor, Halime de çıkmış tepecikte ağlıyor.’ Bu dereler nerede dedik yaşlı amcaya. “Oğul, derede su mu kaldı ki” dedi. Meğer türküde bahsi geçen tüm o dereler kurumuş zamanla…

Geçmişteki Ereğli ile şimdiki Ereğli arasında ne gibi fark görüyorsunuz?
Benim babam Bozhane’de erkek berberiydi. Bozhane’den çarşıya gelmek sorundu. Aşağıdaki sahil yolu yoktu. Yalı caddesinden geçilirdi. Bozhane çocuğu, çarşıda işi olduğu zaman gider ayakkabısını boyatır ve en güzel kıyafetlerini giyer öyle giderdi. Çarşıdaki çocuklar da hava karardıktan sonra Bozhane’ye, bizim oradaki meyhanelere gelirlerdi. Dostluklar da başkaydı o zamanlar. Bir de Kdz.Ereğli bazı kitaplarda “balıkçı kasabası” olarak geçer. Buna inanma. Eskiden burada Doğu Karadeniz’den gelen ve balıkçılık ile uğraşan 3-5 aile vardı. Balık mevsiminde denize çıkarken, hem bu çarşıdan, hem de Bozhane’den tayfa toplarlardı. O çocuklara da para veremeseler de yaptıkları işin karşılığında tuzlayıp kışa saklamak üzere tuttukları balıklardan verirlerdi. Yani burada herkesin başka bir asli işi vardı. Balıkçılık hobi olarak yapılırdı.

Peki Ertan amca eskilerden kim kaldı?
Yakın arkadaşım Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Nihat Can vardı. Kendisi 1996’da vefat etti. Benim dönemimden şimdi İstanbul’da yaşayan Çetin Çöğendez var. Ayrıca benden birkaç yaş büyük olan Seyfettin Onat var. Bu fotoğraf da yaz mevsiminde çekilmiş. Gördüğünüz çadırlar, o dönem dedeme ait arsayı 3 seneliğine kiralayan Çatalağzından bir iletmeye ait. Çatalağzı çalışanları yazın sırayla buradaki 50 tane çadırda tatillerini geçirirlerdi. Burası çok güzel bir mevkiydi ve turizme açılmaya başlamıştı. Ta ki 1960’lardaki Erdemir istimlakına kadar. Ağır Sanayi gelince işler değişti. Turizm başlarken bitti. Fotoğraftaki Mersin Dede yatırı. Yanında Mersin ağacı olduğu için o zaman öyle denmiş. İstimlâk zamanında, çocukluk arkadaşım İsmail Çakal ile birlikte bu yatırın altından ne çıkacak diye merak ettik ve buradaki 1 baş taşı ve 2 kaideyi öküzlere yükleyip patika yollardan Göztepe’deki Selvi ağaçlarının altına götürdük. Şimdiki tel örgünün dışındakiler bizim taşıdığımız kaideler. Orayı da kazdılar yatırdan hiç bir şey çıkmadı o zaman; kemik bile çıkmadı…

Leave A Reply